nerimanpolat
works > 2016  2015  2017  2013  2012  2011  2010  2009  2008  2007  2006  2005  2004  2003  2002  2001  2000  1999  1998  1997

< Hakkında Yazılanlar

"Hep o apartmanın içinde oturuyoruz": Babaevi Apt., 2009

Nazım Dikbaş

Mülk Allahındır, yani Neriman Polat’ın 11. Uluslararası İstanbul Bienali kapsamında düzenlenen, "Dünyayı Yesen Doymazsın" başlıklı Hafriyat sergisindeki işi, üç kata yayılan bu serginin en akılda kalıcı yapıtıydı. Üst katın bir duvarına, ‘serbest’ bir mimariyle yapılmış apartmanlarda gördüğümüz tarzda, iki farklı renk betebe kullanarak Mülk Allahındır cümlesinin yazılmasıyla oluşturulan bu iş, son derece sade olmasına rağmen, izleyiciyi hemen etkisine alıyordu. Bu etki, bu cümlenin ve bu estetiğin mekandaki çarpıcılığından başlayarak artıyordu, yani Allah kelimesinin bu bağlamda kullanılmasının getirdiği belli belirsiz ürperti, malzemenin ucuzluğu ve sıradanlığının doğurduğu yakınlık ve sanatçının bu işi başka bir yerdeki dış mekandan alıp veya görüp bu iç mekana taşımış olmasındaki hafiflik hissiyle. Peki, bu başka yer neresiydi? O başka yerde uygulanan ‘serbest’ mimarinin estetik anlayışı nasıl bir dinamiğe karşılık geliyordu? Mülkün ve, beyaz kamyonetlerin ön cam üstü alınlığına ve taksilerin arka camına yapıştırılan stickerlardan öğrendiğimiz üzere, Hakimiyetin Allah’a ait olduğunun vurgulanmasına neden ihtiyaç vardı? Bu sorular, bu sergiye adını veren Babaevi Apt. adlı işin de bağlamını tanımlıyor.

Toplumun nereye ve nasıl yönlendiğine dair hayalin inanılırlığını kaybetmesi ve çoğulculuk idealinin bir zenginlik paylaşımını düzenlemekten çok mevcut farkları korumak ve genişletmek adına kullanılmasının, bir alternatif olarak zaten Türkiye için hiçbir zaman ne tarihsel ne de güncel anlamda ulaşamadığı geçerliliğini yitirmesine yol açmasıyla gelinen noktada toplumun çeşitli katmanları arasındaki bağlar ve bu katmanların değerler sistemi sekteye uğramış durumda. Babaevi Apartmanı, iki yok oluştan sonra geriye kalanla üretilen bir yapı ve yazı: bir zamanlar halk mimarisini yaratan toplumsal kesimin bu coğrafyadan silinmesinin ve binaları süsleyen yazıları yazanların kullandığı alfabenin, dolayısıyla uyguladıkları sanatın kaldırılmasının sonucu. Anadolu’nun mimari geleneğinin, birçok diğer gelenekle beraber şiddetle yıkılması, geleneksel eğitim zincirinin koparılması, göç şartlarında da olsa inşa edilecek bir evin taşıyacağı ‘temel’ veya ‘köklü’ bazı ilkelerin yokluğu anlamına geliyor. Buraların kültürü, hem köyde hem şehirde çok eski, ama yara henüz çok taze.

Neredeyse her kesimde ve yaş grubunda görülen toplumsal bellek kaybına paralel işleyen bu güncel karmaşa, kuşkusuz hem şehri hem de köyü etkiliyor, ama artık ikisinin ‘arasında kalan’ değil, ancak köpüren ve taşan bir alan olarak tarif edilebilecek şehrin ‘çevre’si, değerler düzensizliğinin en kapsamlı ifadesine tanık oluyor. Öyle ki, artık bu çevreyi coğrafi bir mekan olarak tarif etmek zor ve yetersiz: nasıl henüz yolu bile yapılmamış ama gecekonduların hızla kümelendiği bir mahalle çevrenin estetiğini taşıyorsa, şehrin en eski caddelerine ve kaldırımlarına asıl kurucularının gözlerine inanamayacağı kabalıkta tekniklerle yeni, kalın katlar döşenmesi de bu aynı ‘şişirme’ estetiğinin bir uygulaması. Bu estetik, ve ona eşlik eden değerler bütününün ahlak ve siyaseti, hangi alanda olursa olsun, bir inşa sürecinin gerektirdiği özeni barındırmaktan uzak. Dolayısıyla kaldırım yapmayı nasıl şişiriyorsa, dersi de öyle anlatıyor, pazarlıkta ne kadar kurnazsa severken de o kadar hesaplı. Ama her şeyin bir anda tersine döndüğüne de tanık olabiliyoruz: kısıtlamaların ve imkansızlıkların ortasında, bu estetiğin bir araya getiremeyeceği ve beceremeyeceği başsız bir özgürlüğün ifadesi sıyrılabiliyor. Mülk Allahındır’ın aslındaki dini referans, toplumsal yapının zayıflığı ve çevreden, yabancıdan veya yakından gelebilecek saldırıdan duyulan korku ve paranoya ile beraber var oluyor. Sanat mekanına girdiği andan itibaren ise Mülk Allahındır’ın hatırlattığı ruhsal dünyanın daha derin kaynaklarının bu bağlamdaki yerini düşünmek mümkün oluyor: Mülk Allah’ınsa hiçbir şey kimseye ait değil, veya her şey hepimizin. Ancak neo-liberalizmle dini muhafazakarlığın mutlu beraberliğinin siyasi hükmü altındaki toplumsal alana bu derinliği taşımak mümkün değil. Dedeevi adlı yapıt bu çelişkiyi çözümlüyor.

Ruhun Tecrübesinden Uzakta: Dedeevi’nin Ulaşılmazlığı

Türbeler, ataların ruhuna dua etmek veya daha faydacı bir yaklaşımla dilek dileyip mum dikmek, çaput bağlamak için ziyaret edilen dini mekanlar. Ortaköy’deki Yahya Efendi Türbesi de bu türbelerden biri, ve bu türbelerin bugün durdukları kültürel kesişme noktasının özelliklerini barındırıyor. İslam dininin ana çizgisinin dışında yer alan, ölmüşlerden bir şey bekleme fikrinin sürekli işlediği türbeler, daha güncel bir gerçekliğin aksesuarlarını ise çok daha asli bir şekilde taşırlar. Sergideki Dedeevi de karşıdan üzerimize vuran güneşle aydınlanmış, kendi aksesuarlar takımının bütünlüğü içerisinde bir hikaye, bir görkem ve bir hüzün taşıyan Yahya Efendi’ye asla, ne ruhen ne de madden, erişemeyeceğimizi gösteriyor: Ramazan’da muazzam Boğaz camilerinin kapılarının etrafına çekilen orası burası pot yapmış sarı ışık kordonlarında, Üsküdar Meydanı’ndaki Mimar Sinan eseri Şemsi Paşa Camii’nin meydana bakan duvarına ‘yerleştirilmiş,’ ayetlerin ve özlü sözlerin geçmesi için tasarlanmış ama aylarca İngilizce ‘No System’ cümlesini hızlı akan harflerle bize fısıldayan elektronik kırmızı harfli ışıklı panoda işleyen estetik, türbelerimizde uzun zamandan beri mevcuttur: İçerideki estetik yokmuş gibi yapılır; demir parmaklık şarttır ve üstüne vurulan kilitle kompozisyon tamamlanır. Kilit yeni ve parlak da olsa, kafa eskidir, insana güven olmaz, giriş ‘yasak’tır. Zemin kat pencerelerinde, okulları çevreleyen duvarlarda, boş arazilerin girişinde aynı parmaklıklar keser geçişi, aynı kilitler ‘uygunsuz kişiler’in ‘uygunsuz hareketler’ yapmasını engeller. Serbestçe bakmak, serbestçe gezmek, serbestçe düşünmek bu estetiğin karışımına dahil edilmemiştir.

Mekanın Peşinde: Kendine Ait Bir Metrekarelik Ev

Oysa mekan düşünmek için gereklidir, mekan ve düşünce birlikte var olur. Mekanın günümüzde farklı ölçeklerdeki dağılımına ve kullanımına baktığımızda, günümüz bireyinin özgürlükle ilişkisine dair de bir fikir edinebiliriz. İstanbul bir yandan mega-şehirleri inceleyen planlamacıların araştırmalarına en marjinal verileri sağlayan bir coğrafi yayılma yaşarken, Türkiye genelinde de nihayetinde kültür kavramının tasfiyesiyle sonuçlanacak bir kültür dönüşümü uzun süredir bulaşmaya devam ediyor. Değişimi nitelemek zor çünkü kayıp ortada olmasına rağmen önüne geçmenin imkansızlığı sessizce kabul edilmiş durumda. Eriyip giden buzullar, küresel ölçekte açıkça kıyameti işaret etmelerine rağmen, bir süre haberlerde orta sıraları işgal edip sonra da erimeye devam ediyorlar; aynı şekilde aileden mega-şehre toplumun her kesiminde geniş bir kültür kaybının eşlik ettiği hızlı bir değişim var, ama bu da dönüşüm, ilerleme ve gelişim gibi başlıklar altında idare edilip üstü örtülüyor.

Bu sürecin daha çıplak bir analizden bazı başlıklar çıkarabiliriz:

1) İnsanlar hala var, henüz daha klonlanmadılar veya yerlerine robotlar geçmedi (şaka bir yana, bu iki terimin gölgesi uygulanabilir birer alternatif olarak insanın üzerine düşüyor) ve tüm değişime rağmen, olumlu veya olumsuz, insanca davranmaya devam ediyorlar.

2) Bu dönüşüm –buzul örneğine benzer- büyük bir kültürel kayıpla gerçekleşiyor, eski biçimlerin –‘en eski’ biçimlerden ‘bir kuşak öncesinin mirası’na- çoğu dönüşümü besleyen şiddet tarafından dışlanıyor, susturuluyor ve yutuluyor. Bu şiddet, kendini ‘işi kolaylaştırmak’ olarak kodluyor, bu yüzden ütopyaların yerini maliyet hesaplamasının her şeyden, fikirden bile önce geldiği, ne kadar büyürse büyüsün asla büyük değil de hep orta ölçekliymiş hissi veren ‘proje’ler aldı.

3) Bir yandan da, egemen sınıfın ilgisinin dışında kalan yerlerde, 1. maddenin henüz bastırılamayan bir gereği olarak yeni yapılar, konuşma biçimleri, düşünme biçimleri, yaratma biçimleri ortaya çıkıyor. Henüz parsellenmemiş yerlerde, yani bireylerin kafalarını henüz kaptırmadıkları köşelerden dev şehirlerin çeperlerine, hala birileri akıllarından geçeni söylüyor ve kafalarına göre bir şeyler yapıyor:

Zihin = Mekan.

Ev adlı işte de sıcak rengi, göz alıcı parlaklığı ve geometrik keskinliğiyle tuğla yığını, bir evin rüyasının malzemesidir. Bu resimsel üçlemenin son fotoğrafında, gerçeğin çiğ malzemeye ve bir hayalin birimi olarak düşünebileceğimiz bir metrekarelik ev fikrine akrabalığını da görebiliyoruz. İstikrarsız bir kavram olarak gerçek, Neriman Polat’ın daha önceki işlerinde de üzerinde durduğu ve Gerçek Ailesi’nden Huysuz ve Tatlı Kadın’a izlerini gördüğümüz bir leitmotif. Huysuz ve Tatlı Kadın adlı videoda iki kişi, sokakta tezgah kurmuş, klavyenin eşlik ettiği yaşlı bir kör adam ile televizyonda bir programda Seçil Heper aynı şarkıyı okuyor. Yaşlı adam, daha güzel okumasının ve deniz kenarında açık havada yerleşmiş olmasının getirdiği ferahlık hissinin yanı sıra, izleyende daha kuvvetli bir gerçeklik hissi de uyandırıyor. Seçil Heper ise kıyafetinden arkasındaki orkestranın dizilişine ve vücut diline ve televizyon kanalının dekor seçimine, bir sanallık hissiyle yüklü. Ama şarkı aynı şarkı, ve belki bu ikisini aynı trajedinin farklı yollara sapmış sesleri olarak dinlemek ve bir araya getirmek mümkün.

Neriman Polat, kendi gerçekçiliğinin ‘tabela gerçekçiliği’ne yakın olduğunu söylüyor. Tabelacı elindeki en son teknikle göz alıcı olanı yakalamaya çalışır, ihtiyaçtan ne eksik ne de fazla bir iş çıkartır. Bu sergideki işlerde de gerçekliğin soğukkanlılıkla alınmış bir kesitini ve somut süreçlerin dışavurumunu görüyoruz. Ancak şehir estetiğinin, güncel ahlakın ve siyasetin işleyişine getirilen zeki bir çözümleme ve eleştiri taşıyan dokunuş ancak sanatın kurabileceği bir mekanda olduğumuzu bize hatırlatıyor.